Hoş Geldin



Provided to YouTube by Netd Müzik Video Dijital Platform A.Ş. Hoş Geldin · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · İskender Paydaş Hoş Geldin ℗ Arpej Yapım Released on: 2019-05-16 Music Publisher: Arpej Yapım Auto-generated by YouTube.

This entry was posted in Youtube.

Hoş Geldin (İskender Paydaş Versiyon)



Provided to YouTube by Netd Müzik Video Dijital Platform A.Ş. Hoş Geldin (İskender Paydaş Versiyon) · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · İskender Paydaş Hoş Geldin ℗ Arpej Yapım Released on: 2019-05-16 Music Publisher: Arpej Yapım Auto-generated by YouTube.

This entry was posted in Youtube.

Kim Daha Mutlu (Orijinal Film Müziği)



Provided to YouTube by Netd Müzik Video Dijital Platform A.Ş. Kim Daha Mutlu (Orijinal Film Müziği) · Gülçin Ergül · Gülçin Ergül · Onur Cumaoğlu · Onur Cumaoğlu · Onur Cumaoğlu Kim Daha Mutlu ℗ Arpej Yapım Released on: 2019-03-27 Music Publisher: Arpej Yapım Auto-generated by YouTube.

This entry was posted in Youtube.

Gülçin Ergül – I Care (Beyonce Cover)

Gülçin Ergül - I Care (Beyonce Cover)

Beyonce’nin en sevdiğim şarkılarından biri olan, şan çalışmalarımın vazgeçilemez parçasını kaydettik. Umarım beğenirsiniz. 🙂 Lütfen yorumlarınızı bizden esirgemeyin. Beğenen ve yorum yazan herkese çoook teşekkür ederim.

Kanala Abone Ol►https://goo.gl/GtRcGF

https://www.instagram.com/gulcinergul/

https://www.facebook.com/GulcinErgulO…
www.gulcinergul.com.tr

Hello, it’s me…

Aslında seni tanıdığını sanan bir çok kişi eminim ki tanımıyordur. 
Yıllardır tanıdığını söylersin toplasan çok az görüşmüşsündür. Ya da hiç gerçekten içine bakamamışsındır. Ya da merhaba, merhaba, internetten, uzaktan, televizyondan…
Belki o kadar zamandır yakından da tanırmış gibisindir, hiç gözlerine en derinden bakamamışsındır. Belki zor zamanında, çok mutlu bir anında, utandığında, söylemek istediklerini içinde tuttuğunda nedenlerini bilemezsin. 
Bir insanı tanımak için ne yeterli olur? Sürekli sabit kalmayan bir şeyi ne kadar tanıyabiliriz? Yıllar, yıllar, kediyi öldüren cinsten bir merak ve ilgi gerekmez mi?
“Her şeyini biliyorum” dedi birisi bana. Öyle mi? 
Ben her şeyimi kendim bile bildiğimden emin değilim, öyle diyeyim. 
Google mı? Her şeyi bildiğini sanmayın. Çoğu uydurmasyon. 
Ayrıca insan kendini bu kadar tanımak için mesai harcamalıyken, neden bir başkasına bu kadar kafa yorsun? Her şeyin cevabı insanın kendisindeyken, neden uzaklarda başkalarının patikasını izlesin?
Bırakın herkes olduğu gibi kalsın. Olduğu gibi değişsin. 
Bırakın herkes kendi patikasında yolunu bulmaya çalışırken, yanlış yan yollara, kestirmelere girsin ya da kulağını uzun yoldan tutsun. 
Bize ne?! Herkes inanın kendi hayatının zorlu sınavlarını veriyor. Herkes bir mücadele veriyor eninde sonunda. Ve bu patikadaki kendi deneyimlerini yargılamak bize düşmez. Herkes önce kendisinden başlamalı. Önce içeriyi aydınlatarak dışarı açılmalı.
Önce kendisini sevip, merhametle, dışarı sevgi ve merhametli bir el uzatmalı.

Second chance is a luxury.

“Second chance is a luxury.”


Hayatta bazı şeyler sadece bir kere. AN, bir kere. Şu an, yalnızca şimdide yaşanıyor. Performanslar yalnızca bir kere, hatalar yalnızca bir şansla yaşanıyor. Seçmeler, sınavlar, ilk görüşler, ilkler ve en önemlisi de sonlar…

Aslında ilk ve son var oluyor tek şanslarımız. An büyük, başka büyük yok. 

An büyük, anı yöneten etkenlerle birlikte… Biz bir piyon olmayı seçmedikçe, anı yönetebildiğimizde tüm şanslar bizim için atıyor bir kalp gibi. Yıldızların şamaroğlanıyız neticede. Bazı şeyleri biz denetleyemiyoruz ama anda, yönetimde kalmayı, tek şanslarımızın sonunculuğunu başarıyla kutlamayı bilmeliyiz. 


Belki bir cesaret, belki bir “hayatımda asla yapmam ben bunu” eylemi, belki bir istisna, belki bir dilek, belki bir dua; unutmayın ki bir kere olabilir. İlk sadece bir kez. Son gibi. Ve bugün de bir çok ilk son olarak söndü, bir kayan yıldız gibi düştü, ayakları yere indiren, çeneyi yukarı, göğsü dışarı iten bir ivme oldu. 


İkinci şanslar lükstür. Yoktur aslında. Biz yoktan var ederiz aslında onları.  Aslında her şey ilkinde sonlanmıştır, bu döngü hep varolur. Her şey ilktir. 

İkinci şanslar da ilktir ve kusuruma bakmayın da hakkımız mıdır değil midir, duruma göre değişir. Bazen kendime sert olmayayım, deneyeyimlerdir…. 

Bazen yüzsüzlükler… Bazen başarmaya giden dilimlerdir… Bazen kaybetmeye giden dilimler… Bazen gururumu bir kenara koyayımlardır. 

Bazen aşk her şeyden büyüktür demektir. Her ne ise bu şanslar, o şanslar hep vardır. İkinci şans aslında yoktur. Her şey bir ilktir. Her şey an içinde sondur. 

Ve ne yazık ki ve iyi ki bazı sonlar sonsuzdur. Mutlu ya da mutsuz… 


Nefret yok

*Birini ya seversin umrundadır her şeyiyle 

*ya sevmezsin ve umrunda değildir, 

*ya da nefret edersin ama çok da umrunda değildir aman benden uzak olsun dersin, 

*çok sevdiğin halde seni çok üzdüğü için nefret edersin ama gerçek bir nefret değildir bu hemen geçer ya da sadece kızgınlık diyelim çünkü ah keşke özür dilese diye içinden dua edersin. 


Tamam bunları anlıyorum ama *nefret edip çok önem vermek buna mesai harcamak nedir onu anlayamıyorum. Hazmedilmemiş şeylerin, nefret edilen kişiden bağımsızca nefret eden kişiye zarar vermesi gerek böyle bir şey için. 


Yani efendime söyleyeyim kısacası; hater olmak nedir abi, işi gücü yok mu insanların da kişiliksizce sahte hesap alıp  0 followers ile söylemeye cesaret bulamadıklarını kusuyor? Sıkıyorsa kendi adınla yaz, klavyeyle değil yüzüne söyle insanların, olmaz mı? 

Bu arada; böyle bir sorunum yok. Gülüp geçtiğim nadir mesajlar oluyor ama o da olmasa olmazdı. 


Bir de büyük bir sorun “I hate that I love you” sendromu diye adlandırdığım sevdiği için kendine kızıp kişiyi boklama girişimi var. Kişiyi gözünde küçültmek ve kendini soğutmak için her şeyi yapar, ama o kadar bağımlıdır ki ona, kopamadığı için kendine kızar. Belki boklarken kendini bir an için iyi hisseder. Bu kendini aldatışıdır. Neden bu kadar sevdiğini bilemez bile. Güzellikleri gördüğüne kızar. Başkalarında onu görmeyi sever ve sevmez. Onu küçültüp, kendini büyük hissetmek ister. Bunu istemek için bir şekilde kendini küçük hissetmiş olması gerekir herhalde. Ama bu kişiyle ilgili çok da değildir. Özgüvenli insan kendisini biraz zor küçük hisseder. 


Belki arkadaşlarımız da bizim gözümüzde onu küçültüp, bizi ondan soğutmaya çalışırlar. Oysa ki bence çok yanlıştır bu. Ben bunu yapmıyorum. 

Ben sevdiğim kimseyi bir anlık küçültmemekten yanayım. Bu kimseye bir kazanç sağlamıyor. Sadece eksi ve artı her şeyde var. Bunların dengesini, hesabını yapmak lazım. 


Oysa ki insan ya sever ya sevmez. Kendimize cesur olmak lazım. Herkesin sevdiğimiz, sevmediğimiz yönleri vardır elbette. Kimse istediğimiz gibi mükemmel olamaz. Bizim aradığımız hep söylediğim gibi, katlanılabilir yani artı yanları eksilerini götüren bir partner bulmaktır. Yani sevdiğin yönlerini o kadar seversin ki gözün razıdır her şeye. Zaten razı olmayacaksan hep yalnız kalırsın. Harcarsın herkesi elinde, gerçekten sevgi ve birliktelik nedir öğrenemeden ot gibi yaşarsın. Ot gibi yaşamak gerçek sevginin bağlılığın tadını hiç öğrenememektir bence. Yani onunla bununla şununla tozmak skor peşinde koşmak yaşamak değil, hiçbir şey anlamadan ot gibi yaşamaktır. Çünkü en temelde hepimizin dileği sevgi, sevilmek, sevmektir.Hepimizin ilacı budur. İlacını almak istemeyen bir çocuk olmak o çocuğu aç ve hasta kılar, büyütmez. 


Bir insandan nefret etmek, onu hatırlamak, yanında taşımak demektir.

Onu affedip azad etmek, moving on dediğimiz şeyi doğurur. 


Ben kimseden nefret etmiyorum. Düşünüyorum kaç gündür. Evet,  kimseden… Ben pamuk gibi insamışım ya düşününce. En bana zarar vermiş kişilerden bile… Sevmezsen, hayatında tutmazsın bu kadar basit. Neden bu kadar basit olamıyor peki? Çünkü seviyorsun. Hem de korkakça. YOU FUCKING LOVE HER/HIM AND YOU CANNOT EVEN CONFESS IT. 


Sevsen de hayatından çıkarabiliyorsun. O da ayrı konu. Bazen işler yolunda gitmiyor ve katlanamayacağın biri olduğunu düşünüyorsun ya da katlanmanın gereksiz ve adil olmadığını düşünüyorsun bu hala sevmediğin anlamına gelmiyor.



Neden sürekli bokladığın birini unutamaz insan? 

Söyleyeyim, kendisini sevemediği için. Kendisinin sevilecek biri olduğunu içten düşünemediği için.  İnsan kendisini severse kimseye bağımlı olmaz. 

Kendisini severse bağımlı olmadan hastalıklı olmayan bir sevgi bulabilir. 

Bağlı olmaktan bahsetmiyorum, bağımlı olmaktan bahsediyorum. 



Yani abicim, delikanlı bir kadınımdır. Ne varsa içimde, dışımda da odur. 

Birini severim söylerim. Sevmem söylerim, uzağımdadır. Ya seversin ya sevmezsin. Ya sever ve güzelliklerine hayran hatalarına razısındır.Ya sevmezsin umrunda da olmasın… 


Gerçek sevgi hastalıklı bir şey değildir. O hastalıklı durumlar kişinin error’leriyle ilgilidir. Gerçek sevgi kısa devrelerden arınmış,  güvenli sevgidir. 



Not: Kimseye ithafta bulunmadım. Kimseyi kastederek yazı yazmadım. Kimseyi bu yazının odağına yerleştirmedim. Tamamen her yazımda olduğu gibi, genel kendi kendime düşündüğüm, yazdığım düşüncelerimdir. 


Hayat bu, gelir, başedersin, geçer.

Bence; her birimiz biriciğiz. Her gün başka bir gün ve yaşayan başka bir ben. Hiçbir yarış belki de eşit ve gerekli değil. Kendimizle yarışmak bile bazen…Her performans günü dış etkinler farklı, içimde olanlar farklı, bedenimde olanlar farklı… Kendimi hangi güne göre yenebilirim? Hangi günüme göre kendimi eşitleyebilirim ki? Her hatam benim yüzümden mi?  Bugün nasıl hissettiğim, çevremde olanlar, karşımdaki kişinin mutluluğu, sahne içindeki her şey, her şeyi değiştirebilir. Bu sebeple ne hiçbir hata sadece benim, ne hiçbir başarı… Bu sebeple belki kendimle, yani her gün başka olan bir benle yarışamam ama sınırlarımı aşabilme tekniklerimi geliştirebilirim. Kaosla mücadele etme skillerimi geliştirebilirim ve bana gelen düğümle gole çevirmek üzere başa çıkabilmeyi geliştirebilirim ancak. Çünkü hayat bu. Gelir, baş edersin, geçer.

Dudi’den öğreneceklerimiz var

Dudi, koltuğun tepesinde baş ucumda, ben sıcak su torbamla koltukta hasta yatarken, durup birden Dudi’ye olan sevgimin bana öğrettiklerini düşünmeye başladım. Hayvan sevgisini insanlara olan sevgiden ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Ama Dudi, artık 6 aylık olduğu için tabiyatıyla yüksek yerlere sıçrama becerisini kazandı. Dolayısıyla bugün de yaptığı gibi mutfak tezgahına da zıplama yaramazlığını da yapıyor. Kedili evler sanırım zaten bu kaçınılmaz davranışı doğal karşılıyorlar. Fakat bizim adı gibi deli olan önceki kedimiz Loco mutfağından kapısından bakıp hiç içeri girmemeyi öğrenmişti. Ama bu bir istisna kediler istediklerini yapan karakterdedirler. 

Bizim Dudi’miz de doğasının gerektirdiği gibi yapabilme yetisini kazandığı günden beri önce koltuğa çıkabilmeye başladı, masaya, en son mutfak tezgahına, pencerenin kenarına derken  zor yakaladım aşağı bakarken, kalbim dört nala koşmuş gibiydi. Ayakkabılar arkadaş severmişcesine sevgiyle ve yakınlıkla yer alıyor Dudi’nin hayatında. Ayakkabı dolabında o da bir ayakkabıymışçasına yerini alıyor. Bağcıklar, sarkan her ip, sarkan her püskül oyuncak. Kablolar dişlemelik şeyler. Kulaklığımın, elektronik aletlerimin kablolarını diş izleri bırakarak koparmış. Artık saklamaya çalışıyoruz. Bunlar dışında çok uslu. Dünyanın en tatlı kedisi. En tatlı ve masum isteğini yerim onun; ödül mamasının ambalajını ısırmış ısırmış, full diş izlerini bırakarak açmaya çalışmış, ama çabalarına rağmen sonuca ulaşıp yiyememiş. Ya gel de gülme, gel de yeme bu bebişi… Dayanamamış, çok yemek istemiş ödülü. Görünce verdim grr-layarak mutlu mutlu yedi tabii. Sadede geliyorum. Ben nasıl kızayım bu kediye? Nasıl? Doğasında var tırmanmak, akrobat olmak, her şeyi merak etmek, sallanan her şeyi potansiyel oyuncak sanmak, kuşları görünce heyecandan sesler çıkarmak dışarı çıkmak istemek, ne yediğimi merak etmek, koklamak istemek… Ben, o bunları yaparken insanlara ters bir şey yaptığının farkında bile olmadığı bir şey için nasıl kızayım? Hayır diye kızarsam, istemediğim şeyleri öğrenir tabi elbette ama o bir kedi. Ben insanım. Bunu unutmamalı. 

Ve herkes için geçerli; yanlış yaptığını bilemiyorsa ona kızarken biraz daha düşünmeli. 

Sevdiğimiz insanlara da bazen sevdiğimiz için daha çok kızıyoruz; önemsiyoruz çünkü. Ama hataya, istenmeyen davranışlara kızmamayı, anlamayı denemeliyiz. İşte Dudi’mi anlıyorum. 

Kucağımda durmak istemediğinde, bırakıyorum. Asla zorla sevmiyorum, yani zorla kucağımda tutsak etmiyorum. Onu bir kedi gibi değil, hassas bir insan gibi seviyorum aslında.  

Özgürlüğünü kısıtlamaya hakkım olduğunu düşünmüyorum. Ne zaman isterse yanıma gelir, ne zaman isterse gider, sever, sevdirir… 

Kedim benim çağrışımlarla ilişkileri sorgulamama neden olmuyor değil. Lakin, dostlar, kediniz olsun, yorucu ilişkiler olmasa da olur. 

Sezen Aksu’nun dediği gibi

“Bir kedim bile yok anlıyor musun?” demeyin

Bir kedi arkadaş edinin. Ve ona çok iyi bakın.