Hello, it’s me…

Aslında seni tanıdığını sanan bir çok kişi eminim ki tanımıyordur. 
Yıllardır tanıdığını söylersin toplasan çok az görüşmüşsündür. Ya da hiç gerçekten içine bakamamışsındır. Ya da merhaba, merhaba, internetten, uzaktan, televizyondan…
Belki o kadar zamandır yakından da tanırmış gibisindir, hiç gözlerine en derinden bakamamışsındır. Belki zor zamanında, çok mutlu bir anında, utandığında, söylemek istediklerini içinde tuttuğunda nedenlerini bilemezsin. 
Bir insanı tanımak için ne yeterli olur? Sürekli sabit kalmayan bir şeyi ne kadar tanıyabiliriz? Yıllar, yıllar, kediyi öldüren cinsten bir merak ve ilgi gerekmez mi?
“Her şeyini biliyorum” dedi birisi bana. Öyle mi? 
Ben her şeyimi kendim bile bildiğimden emin değilim, öyle diyeyim. 
Google mı? Her şeyi bildiğini sanmayın. Çoğu uydurmasyon. 
Ayrıca insan kendini bu kadar tanımak için mesai harcamalıyken, neden bir başkasına bu kadar kafa yorsun? Her şeyin cevabı insanın kendisindeyken, neden uzaklarda başkalarının patikasını izlesin?
Bırakın herkes olduğu gibi kalsın. Olduğu gibi değişsin. 
Bırakın herkes kendi patikasında yolunu bulmaya çalışırken, yanlış yan yollara, kestirmelere girsin ya da kulağını uzun yoldan tutsun. 
Bize ne?! Herkes inanın kendi hayatının zorlu sınavlarını veriyor. Herkes bir mücadele veriyor eninde sonunda. Ve bu patikadaki kendi deneyimlerini yargılamak bize düşmez. Herkes önce kendisinden başlamalı. Önce içeriyi aydınlatarak dışarı açılmalı.
Önce kendisini sevip, merhametle, dışarı sevgi ve merhametli bir el uzatmalı.